
Mehmet BAKIR
Devletin kapısından içeri girip, o kapıyı bir daha çıkmamak üzere kendine zimmetleyenler var bu ülkede.
25 yıl, 30 yıl… Maaş var, makam var, imkan var. Çalışmak? O zaten en son akla gelen şey.
Devletin arabasıyla gezerler, devletin odasında keyif sürerler, devletin zamanını kendi özel hayatlarına peşkeş çekerler. Sonra gün gelir emekli olurlar… Giderken de öyle sessizce gitmezler. Kapıyı çarpmazlar sadece; adeta devletin kapısını, penceresini kırar gibi çıkar giderler. Arkalarında bıraktıkları ise koca bir boşluk, çürümüş bir düzen ve hak yiyen bir sistem olur.
Şimdi yeni bir moda türedi…
Aynı kurumda çalışıp işi gücü bırakıp “özel hayatını mesaiye taşıyanlar.” Sabah giriyorlar odaya, akşama kadar ortada yoklar. Ne iş var, ne üretim, ne sorumluluk… Ama maaş tıkır tıkır.
Sormak lazım:
Bu bir iş yeri mi, yoksa özel hayatın kamufle edildiği bir alan mı?
Daha acısı ne biliyor musunuz?
Bunu herkes biliyor. Koridorda konuşuluyor, çay ocağında fısıldanıyor… Ama kimse çıkıp “dur” demiyor. Çünkü düzen böyle kurulmuş. Çünkü ses çıkaran değil, sessiz kalan makbul.
Peki yöneticiler bilmiyor mu?
Bal gibi biliyorlar. Ama görmek istemiyorlar. Çünkü görmek, gereğini yapmayı zorunlu kılar. Gereğini yapmak ise sorumluluk ister, cesaret ister.
O cesaret var mı? İşte orası muamma.
Bu ülkede en büyük sorun liyakatsizlik değil sadece.
En büyük sorun, çalışanın enayi, yan gelip yatanın kurnaz sayıldığı bu çarpık anlayıştır.
Ve kimse kusura bakmasın…
Devlet kimsenin çiftliği değildir.
O makamlar kimsenin özel hayatını yaşama alanı hiç değildir.
Birileri yıllarca yatıp saltanat sürerken, gerçekten çalışanların hakkı yeniyorsa; orada sadece ihmal yoktur…
Orada açık açık kul hakkı vardır.
Ve unutulmasın:
Bir gün o kapılar herkese kapanır.
Ama o kapıdan nasıl çıktığınız, arkanızdan ne konuşulduğu… işte asıl miras odur.