
Mehmet BAKIR
Devlet dairesi…
Kâğıt üzerinde kamu hizmeti üretir.
Gerçekte ise bazıları için spor salonu, diyetisyen odası, televizyon karşısında kadın programı izleme mekânı.
Ohh ne âlâ!
İdarecinin iyi niyetini suistimal etmeyi maharet sanan bir güruh var. İş üretmez, sorumluluk almaz, vatandaşa gelince yüzünü ekşitir; ama konu mesai saatini doldurmaya gelince takla üstüne takla atar.
Devletin işi ağır gelir, ama koltuk sıcaktır.
Burnundan kıl aldırmazlar.
“Ben buradayım” görüntüsü yeterlidir onlara.
Dosya bekler, vatandaş bekler, sistem bekler… Ama onlar beklemez; mesai bitmeden kapıdan süzülmeyi iyi bilirler.
Saat 16.00’da ortadan kaybolanlar,
“Bir işim çıktı” bahanesiyle kaçanlar,
Yükü işini yapanın sırtına bırakanlar…
Devletin saatini çalmak, devletin kasasından çalmak kadar ağır bir ayıptır.
Ama nedense biri suç sayılır, diğeri “idare edilir”.
Asıl sorun sadece çalışanlarda mı?
Hayır.
Görüp de görmeyen,
Duyup da duymayan,
“Benim huzurum bozulmasın” diye susan idareci anlayışı bu düzenin asıl taşıyıcı kolonudur.
İşini layıkıyla yapan memur ezilir,
Kaytaran korunur,
Vatandaş ise kapı kapı dolaştırılır.
Sonra da çıkıp “devlet neden yavaş” diye yakınırız.
Devlet yavaş değil;
Devletin içini boşaltan anlayış hızlı.
Hızlı kaçıyor, hızlı kaytarıyor, hızlı tüketiyor.
Devlet dairesi kimsenin keyif çatma alanı değildir.
Mesai saati spor saati değildir.
Kamu görevi, “canım isterse” yapılacak bir iş hiç değildir.
Ama biz bu tabloya ses çıkarmadıkça,
“Ohh ne âlâ” demeye devam edenler hep olacak.
Ve bedelini yine vatandaş ödeyecek.