
Mehmet BAKIR
Adım adım, yavaş yavaş yaklaşan tehlike sırasıyla geliyor. Öyle bir anda, bir darbe gibi değil… Sessizce, alıştıra alıştıra.
Önce siyasette başlıyor. Dil sertleşiyor, ayrımcılık normalleşiyor. Dün “asla” dediğimiz sözler bugün sıradanlaşıyor. İnsanlar fikir üzerinden değil, kimlik üzerinden konuşmaya başlıyor. Haklı olmak değil, güçlü olmak makbul sayılıyor.
Sonra ekonomi… Küçük esnaf kepenk indiriyor, fabrikalar sessizce kapanıyor. İşsizlik rakamlardan ibaretmiş gibi sunuluyor ama her rakamın arkasında bir aile, bir umut, bir gelecek var. “Geçici” denilen krizler kalıcı hale geliyor. Yoksulluk önce utanılacak bir durumken, sonra alışılmış bir kader gibi kabul ediliyor.
Eğitim deseniz, orada da tablo farklı değil. Çocuklarımız bilgiyle değil ezberle, sorgulamayla değil itaatle yetiştiriliyor. Okulların içi boşaltılırken diplomalar çoğalıyor. Gençler umutlarını başka şehirlerde, başka ülkelerde arıyor. Beyin göçü istatistik değil, bir çığlık aslında.
Şehircilik… Tarih korunmuyor, beton büyüyor. Parklar azalıyor, ruhsuz yapılar artıyor. Kimliksizleşen şehirler, kimliksizleşen insanları doğuruyor. Geçmişine sahip çıkmayan bir şehir, geleceğini de inşa edemez.
Ahlaki yozlaşma ise hepsinin üstünü örten sis gibi. Liyakatin yerini sadakat, emeğin yerini torpil, doğruluğun yerini çıkar alıyor. Yanlışa itiraz eden değil, susan makbul hale geliyor. Toplum reflekslerini kaybettikçe, tehlike hızlanıyor.
Ve en tehlikelisi şu: Biz alışıyoruz.
Alıştıkça normalleşiyor.
Normalleştikçe kökleşiyor.
Tehlike kapıyı kırarak girmiyor. Biz kapıyı aralıyoruz. Küçük tavizler, küçük suskunluklar, küçük “benden bir şey olmaz”lar… Sonra bir bakıyoruz ki mesele artık küçük değil.
Bu yüzden mesele sadece siyaset değil. Sadece ekonomi değil. Sadece eğitim ya da şehircilik de değil. Mesele; toplumsal duruş meselesi.
Tehlike adım adım geliyorsa, duruş da adım adım güçlenmeli.
Aksi halde bir sabah uyandığımızda kaybettiklerimizi geri almak için çok geç olabilir.